DEFOT DERGİ - 2. Sayı
Sevgili Penguenler, DEFOT Dergi’nin ikinci sayısına hoş geldiniz! Keyifli okumalar dileriz...
Editör: İrem Sude BURUL
Merhaba Penguenler! Bir akademik yılın daha sonlarına gelirken DEFOT Derginin ikinci sayısını da siz okuyucularla buluşturmak bizim için büyük bir mutluluk!
Ufak bir teşekkür ile başlayalım derim, biliyorsunuz ki 20-30 Haziran arasında sizinle DEFOT Dönem Sonu Karma Sergimizi buluşturabilmiştik. Geldiğiniz ve katkı sağladığınız için çok teşekkürler. Daha nice sergilerde buluşmak için can atıyoruz!
Bakalım bu sayımızda neleri inceliyoruz:
Önce İzmir’de Temmuz ayında gezebileceğiniz sergileri paylaşıyoruz,
Ardından DEFOT Dönem Sonu Karma Sergimize Alperen’in gözünden bakıyoruz,
Hemen sonrasında Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk profesyonel Türk, Müslüman kadın fotoğrafçısı Naciye Suman’ın hayatını inceliyoruz,
Ve ‘Kafenol’ tekniğini öğreniyoruz,
Son olarak da Perfect Days üzerine konuşuyoruz.
Temmuz Ayında İzmir’de Ne Yapıyoruz?
İzmir’de baskı teknikleri ile ilgili iki sergi var Temmuz ayı içerisinde. Bunlardan biri de “Bozulma” sergisi. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü'nde Prof. Ceren Bulut Yumrukaya yürütücülüğünde, Sanatta Yeterlik düzeyindeki “Grafik Baskıda Yenilikçi Yaklaşımlar” dersi kapsamında geliştirilmiş bireysel üretimlerin ortak bir kavramsal çerçevede buluşmasıyla ortaya çıkmıştır. Sergi, İzmir Kültür Sanat Fabrikası’nda 27 Haziran - 6 Temmuz arasında, kapanmadan önce ziyaret etmenizi öneririz.
Baskı ile ilgilenenler için dikkat çekici diğer sergiden de bahsedelim o zaman: Prof. Dr. Hüseyin Demir’in “Tek Ağaç” başlıklı sergisi, geleneksel serigrafi baskı yöntemiyle üretilen eserler ile dijital ortamda tasarlanıp dijital baskı olarak sunulan çalışmaları bir araya getiriyor. Bu iki farklı üretim biçiminin buluştuğu sergi, Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde (AASSM) sanatseverlerle 12 Haziran - 13 Temmuz arasında buluşuyor.
Bu ayın son sergisi ise “Atlas: Aile Haritası” başlıklı proje, İskele Sergileri’nin sekizinci buluşmasında sanatseverlerle buluşuyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Dairesi Başkanlığı ile İZDENİZ’in girişimiyle, Kendine Ait Bir Oda (KABO) tarafından yürütülen bu sergi, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümünden profesör unvanlı iki akademisyeni — aynı zamanda baba-kız olan Gören Bulut ve Ceren Bulut’u — bir araya getiriyor. Bu özel buluşmayı, Karşıyaka Vapur İskelesi’nde 25 Haziran - 24 Ağustos arasında ziyaret edebilirsiniz.
Son olarak bir fotoğraf yarışmasından bahsetmek istiyoruz:
EVA Gayrimenkul Değerleme tarafından düzenlenen “Yaşayan Mekanlar” Ulusal Fotoğraf Yarışması yaşamın izlerini taşıyan her mekan bu yarışmanın konusu olabilir diyor: evler, ofisler, sokaklar, mahalleler, tarlalar, yollar… Kısacası geçmişin ve bugünün yükünü, izini ve hikayesini barındıran tüm yaşam alanları objektifinize konu olabilir.
EVA Gayrimenkul Değerleme tarafından düzenlenen “Yaşayan Mekanlar” Ulusal Fotoğraf Yarışması, Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu (TFSF) onayıyla hayata geçiriliyor.
Son başvuru: 30 Eylül 2025
Yarışma detayları ve başvuru için: tfsfonayliyarismalar.org
Şimdi, bu ayın yazılarına geçelim! İyi okumalar…
DEFOT Dönem Sonu Karma Sergi Hakkında
Yazar: Alperen AŞÇI
Koskoca bir yılın sonunun gelmesiyle birlikte DEFOT için bir devrin bitişi, bir vedası; aynı zamanda yeni anıların doğması için yepyeni ve heyecan verici bir dönemin başlangıcı. Sergimizdeki her bir fotoğraf, hepimizin kendi dünyalarından bir keşif, bir içsel ve duygusal ifade, kimi zaman ise deneysel bir arayışı temsil ediyor. Sokaklardan, belgesele, deneyselden kurguya uzanan bu görsel şölenin içinde herkesin kendisine ait bir iz bulabileceğine inanıyoruz. Tıpkı benim bu yazımda kendimden iz bulduğum ve sizlerle de paylaşmak istediğim fotoğrafları yorumladığım gibi.
REENKARNE - Hale KARABULUT
Nerede kaldı o eski günler, değil mi? Eski eşyaların estetikliği, eski davranışların asilliği, eski giyimlerin zarafeti, eski yemeklerin lezzeti ve eski büyük aşklar… Nereye kayboldu o yosun tutmayan bir su misali duru aşklar? Bu resimdeki gibi kaç çift hatta kaç insan kaldı geriye? Böylesine küçük bir anın bile değerini bilen ve anı yaşayan kaç insan kaldı? Çok az kaldı dostlar. Çoğumuz dijital dünya denen hapishanede beynimizin duvarlarına bir bıçak ile çetele tutuyoruz. Bu durumdan nasibini ilişkiler de almaz mı? Tabi ki alır. Hem de öyle bir alır ki kimse kimseye tahammül edemez hale gelir, en ufak bir tartışmada boşanmalar yaşanır, en ufak meseleler büyütülür… Kimse seni, beni sırf kendimiz olduğumuz için sevemez, bizden sağlayacakları çıkarları oldukları için sever hale gelir. Bu resimdeki çift gibi ilişkiler ancak bir hayal olur. Ama kalkıp da suçu kendimizde aramayız hiç… Gerçi kim bilir belki de başka bir evrende, başka bir hayatta, başka bir zaman diliminde aramış ve bulmuşuzdur istediğimiz aşkı.
TATLI DAĞ - Derya Bulut UHRİ
(Güzel bir fotoğraf değil mi? Derya bu fotoğrafları nasıl ve nerede çekiyor acaba? Hani olur ya bir oyunda bir askerinizi veya gerçek hayatta birini uzak-yakın bir yere göreve gönderirsiniz. Derya da tam bu durumu sağlıyor. DEFOT’un Evliya Çelebisi kendisi.)
Özgürlük. Nedir ki özgürlük? Kimisi için yalnızlıktır, kimisi için sevdiğinin yanında olmaktır, kimisi için ailesidir, kimisi için bir hobinin çekiciliğinde kaybolmaktır, kimisi için kitapların evrenlerinde seyahat etmektir, kimisi için tabiat ananın kollarında huzur bulmaktır… Ne güzel değil mi? Herkesin birbirinden farklı anlamda anlam bulması. Düşünsenize tekdüze bir dünya: Tek tip düşünceler, tek tip insanlar, tek tip yemekler, tek tip kokular, tek tip yapılar… Çok sıkıcı olurdu değil mi? Kıssadan hisse bir pepe deyimiyle bu durumu özetlemek gerekirse “Farklılıklar hayata renk katar.” Bu renk şelalesinin kaynağı ise özgürlüktür işte. Kimsenin senin ne düşündüğüne, neyi veya kimi sevdiğine, ne için yaşadığına karışamaması… Bunlar yaşamda bir farklılık oluşturur ve bunlar yaşama bir anlam kazandırır. Bazen insan kendi sahip olduklarını unutuyor: Yeteneklerinin özel olduğunu, yaşama gayesinin ne olduğunu, sağlığının ne kadar değerli olduğunu, özgür olduğunu… Bir insan kendisinin en büyük aşkı olduğunu ve en önemlisi de hiçbir bahanenin rahat, konforlu yatağına sığınmadan özgür olduğunu hatırlamalı. Tıpkı dağın karşısında duran kadın gibi…
İZOLE - Hale KARABULUT
Yalnızlık. Kiminin kaçtığı bir düşman kiminin ise sevgiyle kucakladığı bir dost. Hatta kimisine göre çağımızın en büyük problemi. Bana kalırsa öyle değil. Oysa bana göre asıl problem yalnızlık değil, iletişimsizliktir. Eskiden kendimi asosyal, iletişimden kaçan ve yalnızlığı tercih eden biri olarak tanımlardım. Şimdiyse aslında benim asosyal değil de çevremin sosyallikten bir haber olduğunu gördüm. Yoldan geçerken tanıdık bir yüz gördüğünde selam vermekten, birisi hapşırdığında çok yaşa demekten aciz bir hale geliyor, empati kurmaktan ve ince düşünmekten gittikçe uzaklaşıyoruz. Hal böyle olunca neden yalnızlığı tercih etmesin insan? Tıpkı yalnız başına bir banka oturup gazetesine gömülmüş amca veya denizin sakinleştirici ninnisini dinleyen amca gibi. Ama şöyle bir düşününce de aslında dostlarımızdan daha çok düşmanlarımıza muhtacız. Dostlarımızdan daha çok düşmanlarımızdan öğreniyoruz çünkü. Onlar gibi olmamak için çaba sarf ediyoruz. İşte bu yüzden tıpkı deniz kenarındaki bir ağacın rüzgâr ile savaşması gibi biz de yeri geldiğinde savaşmalıyız. Ama aynı zamanda dinlenmesini, yalnız kalmasını da bilmeli ve tıpkı fotoğraftaki gibi ceketimizi bir köşeye asmalı ve durmalıyız yeri geldiğinde. Kıssadan hisse hayatın yaşam yasasının bir denge içinde ahenk olduğunu düşündüğümüzde yalnızlık da öyle olmalı gibi… Ne tamamıyla kaçmalı ne de tamamıyla sımsıkı bağlanmalı. Sadece kabul etmeli.
EŞİK
(Ne demiş Nejat Abimiz? “Herkesin dolabında bir ceset vardır.”)
Enkaz. Yaşı, dili, coğrafyası fark etmeksizin hepimizin zihinlerinin içinde böyle bir enkaz yok mudur? Zamanında bizi derinden parçalamış bir aşk acısı, bir kayıp, bir arayış, yaşanılması mümkünken yaşanılamayan şeyler… Bu liste böyle uzayıp gider. Peki ne yapmalı böyle bir enkazla? Ömür boyunca bu enkaza odaklanarak kendisini mi çürütmeli insan yoksa yaşadığı şeyler için beddua mı etmeli? Ya da bu enkazdan ders falan mı çıkarmalı insan? Güzel bir filmde geçen bir söz vardı: Hayat hatıradır, unutursan ölürsün. Hangi film olduğunu veya kimin söylediğini ben de unuttum. Ama bu sözden çıkarılacak bir ders varsa o da “Bir insanın iyisiyle, kötüsüyle hatta düpedüz çirkin olarak nitelendirebileceğimiz yaşadığı tüm olayların hepsinin kendisini bugünkü haline yontan bir heykeltıraşçı olduğunun farkına varmasıdır.” Yani insan hayatın akışında tattığı anıları iyi ki yaşadım demeli. Anıların tatlarını bilmek ile bu tatları yaşamak arasında büyük bir uçurum vardır. Aşkı tatmamış birinden aşkı tarif etmesini isteyemezsiniz, sevdiği birini kaybetmemiş birinden kaybın ne demek olduğunu tarif etmesini isteyemezsiniz, bir anlam arayışı içinde olmayan birinden anlam arayışının ne demek olduğunu tarif etmesini isteyemezsiniz… Yani bilgelik bilmek değil, bilgelik yapmaktır. İşte bu yüzden insan enkazın arasında oturup beklememeli, kapı eşiğinden içeri giren aydınlığı takip etmeli ve geçmişin acı verici enkazını kabullenerek anda kalmalı.
ÇOCUĞUN GÖZÜNDEN - Başak BERKTAŞ
Çocukluk. Kişiden kişiye değişir ama benim çocukluğumun iyi geçtiğini söyleyebilirim. Hala çoğu çocukluk anımı hatırlarım mesela. Aklıma geldikçe de yüzüme istemsiz bir gülümseme yerleşir. Çocukken sahip olduğum veya olmadığım oyuncakları, yediğim veya yemediğim yiyecekleri ve içecekleri, oynadığım veya oynamadığım oyunları gördüğümde hatırlarım. Ufaktan bir örnek verecek olursam her bayram para toplar, bakkaldan pat-pat tabanca alır ve eşkıyalık yapardık arkadaşlarla. Çok zevkli ve bir o kadar da özel bir tecrübeydi. Sizin de böyle çocukluk anılarınız vardır illaki. Hala özlemle anımsarım o günleri. Bu yüzden bir yerde çocukluğumdan kalma bir şey gördüğümde (ki bunlar ağızda patlayan şeker, pat-pat tabanca, şeker emzik, bilyeler…) kesinlikle alırım. İnsan içindeki çocuğu korumalı. Çünkü öylesine savunmasız ve çaresiz, muhtaç bir durumdaki kendisi. Neden korumalı peki? Hayatın siyah-beyaz bir netlikten oluşmasını önlemek ve hayatın tatlarını alabilmek için derinlerde bir yerlerde saklanan çocuğu korumalı. Kendinize değer verebilmek için içinizdeki çocuğa sahip çıkmalı. O yüzden içinizdeki çocuğu ve kendinizi mutlu edin dostlar. Kendinizi bir yemeğe çıkarın, tabiat ananın kollarında bir yürüyüşe çıkın, sessiz sakin bir kafede oturup kahvenizi yudumlarken kitabınızı okuyun… Neyden zevk alıyorsanız onu yapın. Yeter ki içinizdeki çocuğu unutmayın. Yoksa çevrenizdeki kalabalığın aksine elinde bir balon tutan çocuk gibi yapayalnız kalırsınız ve hislerinizi anımsayamaz hale gelirsiniz.
Naciye Suman: Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin İlk Profesyonel Türk, Müslüman Kadın Fotoğrafçısı
Yazar: Zeynep Tuğba CANIDAR
“Ben insan değil miyim? Ailem için para kazanamaz mıyım?”
İşte Naciye Suman’ın hikâyesi bu yakarışla başladı.
23 Nisan 1881’de, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı olan Üsküp, Makedonya’da bir paşa kızı olarak dünyaya geldi. 22 yaşına geldiğinde, o dönem yüzbaşı olan İsmail Hakkı Bey ile evlendi. Balkan Savaşı’nın sonuna doğru Nusret, Fikret ve Nedret isimlerinde üç çocuk dünyaya getirdi. Savaşın ardından ailesiyle birlikte İstanbul’a göç ettiğinde, dördüncü çocuğuna dokuz aylık hamileydi.
Balkan Savaşı'nın sonlarına doğru, Osmanlı İmparatorluğu en zayıf dönemlerini yaşıyordu. Yaklaşık 500 yıldır elinde tuttuğu Rumeli topraklarını kaybetmişti. Bu çalkantılı dönemde İsmail Hakkı Bey, karnı burnundaki eşi Naciye Hanım ve çocukları için çetin bir süreç başlar. Ailesini bir asker arkadaşına emanet ederek, askerleriyle birlikte Viyana’ya sığınmak zorunda kalır. (Kaynaklarda İsmail Hakkı Bey’in neden Viyana’ya sığındığına dair kesin bilgi bulunmasa da büyük ihtimalle muhalif sayıldığı için eşini ve çocuklarını bırakmak zorunda kalmıştır.)
1912–1913 Balkan Savaşları nedeniyle aile Anadolu’ya göç eder. Göç sırasında, Macaristan sınırında, trende dördüncü çocuğu Mithat’ı dünyaya getirir. Ne yazık ki Mithat kısa bir süre sonra hayatını kaybeder. İstanbul’a vardıklarında Beşiktaş Yıldız’daki Sait Paşa Konağı’na yerleşirler.
İsmail Hakkı Bey, Viyana’da bulunduğu süre boyunca fotoğrafçılığı öğrenmiştir. Bir yıl sonra (1914), Türkiye’ye geri çağrılır. Ailesinin yanına dönerken yanında fotoğraf ekipmanlarını da getirir ve konağın çatı katını adeta bir stüdyoya çevirir. O dönemde konakların çatı katlarının genellikle çamaşırlık olarak kullanıldığını belirten kızı Nedret Ekşigil, her yerin camla kaplı olduğunu, ışığın perdelerle yönlendirildiğini ifade eder.
İsmail Hakkı Bey’in fotoğraf merakı sayesinde tüm aile fotoğrafçılığı benimser ve konağın çatı katını keyifle vakit geçirdikleri bir alana dönüştürürler. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte İsmail Hakkı Bey yeniden cepheye koşar ve İstanbul’da uzun süre kalamaz.
Bu uzun savaş yılları, cephedeki askerler kadar geride kalan kadınlara da ağır yükler getirir. Naciye Hanım da ailesine bakmak zorundadır. Kızı Nedret Hanım, ailenin oldukça kalabalık olduğunu söyler: Kendisinin dışında iki erkek kardeşi daha vardır (trende doğan Mithat ve daha sonra doğan Hikmet; her ikisi de kısa süre sonra vefat eder), ayrıca anneanne, üç evlatlık, kendileriyle ilgilenen bir nine ve dört-beş asker daha aynı evde yaşamaktadır.
Bu zorlu yıllarda maddi sıkıntılar artar ve Naciye Hanım, aile yadigârı bir gümüş tepsiyi satmak zorunda kalır. Fakat bu olay, onun için önemli bir dönüm noktası olur. “Ben insan değil miyim, hayatımı kazanamaz mıyım, çocuklarıma bakamaz mıyım? İllaki bunları satarak mı yaşayacağız?” diyerek isyan eder ve bir fotoğrafhane açmaya karar verir. Zaten gerekli ekipmanlar çatı katında mevcuttur. Geriye sadece bir tabela yaptırmak kalmıştır. O tabelayı da yanında bir askerle birlikte gidip yaptırır. Bu kararı aldığında yanında eşi yoktur.
O dönemi düşündüğümüzde; bir paşa kızı, kimseye sormadan iş kurmakta ve çalışmaktadır. 1919 yılında bu, kolay kabul edilebilecek bir adım değildir. Ancak Naciye Hanım, gelebilecek eleştirileri önemsemez. Konağın önüne astıkları tabelada “Türk Hanımlar Fotoğrafhanesi – Naciye” yazar. İlk gün sadece 10 kişi gelir. Fakat bu, tüm ailenin refah içinde yaşayacağı yılların başlangıcı olur.
Naciye Hanım’ın bu girişimi hiçbir engele takılmaz. Oysa o yıllarda halkın fotoğrafa mesafeli yaklaşımı nedeniyle, ilk Müslüman fotoğrafhanelerden olan Resne ve Yeraltı Fotoğrafhaneleri tehdit almış ve vitrinleri kırılmıştır. Buna rağmen Naciye Hanım kolay kabul görür. Çünkü o dönemde kadınların erkek fotoğrafçıların karşısında peçelerini açmaları hoş karşılanmazken, Naciye Hanım’ın stüdyosu hanımlar için güvenli bir alan yaratır. Kadınlar burada rahatlıkla yüzlerini ve omuzlarını açar, saçlarını dökerek poz verir. Bu özel fotoğraflar cephedeki eşlerine gönderilir.
1921 yılında aile konaktan taşınır ve Beyazıt’taki bir apartmanın üç katını tutar. Alt iki kat yaşam alanı olarak kullanılırken, çatı katı yeniden stüdyoya çevrilir. Çatı tamamen açılır ve camla kaplanır. Fotoğrafhane, “Kadınlar Dünyası” adlı bir dergide yer alan bir haberle tanıtılır ve kadınlardan büyük destek görür. Aynı zamanda Naciye Hanım, düğün fotoğrafçılığına da başlar.
Bununla da kalmaz; Sultan Reşat’ın torunlarına verdiği fotoğraf dersleri sebebiyle haftada iki gün saraya gider. Ayrıca haftada bir gün, harem ağalarıyla birlikte sultanlar da stüdyoya gelir ve burada karanlık oda eğitimi alırlar. Ne yazık ki bu çekimlere ait hiçbir fotoğraf günümüze ulaşmamıştır.
Savaş sona erdiğinde, eşi İsmail Hakkı Bey cephede geçirdiği uzun yılların ve aldığı yaraların etkisiyle gergin ve sinirli bir adama dönüşmüştür. Bu durumla baş edemeyen Naciye Hanım, eşinden ayrılır.
Soyadı Kanunu çıktığında eşinin değil, oğlunun soyadını alarak “Naciye Suman” olur. Torunu dünyaya gelene kadar fotoğrafhanedeki çalışmalarına devam eder. Kızının evlenip Ankara’ya yerleşmesi ve doğum yapması üzerine, 1930 yılında fotoğrafhanesini kapatır ve Ankara’ya taşınır.
23 Temmuz 1973’te hayatını kaybeder.
Ne yazık ki, Naciye Hanım’ın fotoğraf arşivi günümüze ulaşamamıştır. Ancak, “Türk Hanımlar Fotoğrafhanesi – Naciye” damgasını taşıyan yalnızca altı fotoğraf, Gülderen Bölük koleksiyonunda bulunmaktadır.
Kafenol: Fotoğraf ve Kahve mi?
Yazar: Hale KARABULUT
Kafenol; kahve, sodyum karbonatın ve C vitamininin geliştirici olarak kullanıldığı alternatif bir işlemdir. 1995 yılında Rochester Teknoloji Enstitüsü'nde Scott Williams liderliğindeki teknik fotoğraf kimyası dersinde standart ev malzemelerini kullanarak geliştirilmiştir.
Kafenol tekniği benim şahsen uzun süredir denemek istediğim ama asla aksiyon alacak kadar cesaretimi toplayamadığım bir teknikti. Kimyasalla yıkama sürecine kıyasla oldukça güvensiz ve sonuç vermeyecek bir yöntemmiş gibi hissediyordum. Ta ki anlık gelen cesaret yüklenmesiyle kendi kendime “en fazla bir filmimi kaybederim, nolur ki?” diyene kadar.
Bu yazıyı da bu çekincemi aşıp konfor alanımdan çıkmak ve neticesinde size de -eğer hala denemediyseniz- denemeniz için ilham olmak amacıyla yazmak istedim. Umarım siz de benim gibi eğlenerek yeni ve farklı bir yolla karanlık odada vakit geçirirsiniz ve bu yazı da iyi bir kılavuz olur.
Kollarınızı sıvadıysanız ve konfor alanınızdan çıkmaya hazırsanız haydi başlayalım!
Önce gerekli malzemeler 🥁🥁:
Granül Kahve (9 tatlı kaşığı)
Çamaşır Sodası-Sodyum Karbonat (4.5 tatlı kaşığı)
C Vitamini (1 tatlı kaşığı)
480 ml su
Film yıkama tankı
Ölçülü kaplar
Makas
Ilford rapid fixer
Şimdi, malzemeler için ✨önemli✨ birkaç detaydan bahsetmek istiyorum.
Yüksek asiditesi sebebiyle filtre vesaire türlerden ziyade hazır granül kahveler tercihiniz olmalı. Kimyasal açıdan bakmak istersek, içerisinde indirgeyici özellikte olan kafein asidinin daha yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Ben A101’den aldığım Cafex Gold’u kullandım.
Çamaşır sodası benim için bulması en zor malzemelerdendi. Eczanelerde olabileceğini düşünerek arkadaşıma yaklaşık on adet eczane gezdirdim ve sadece sodyum hidrojen karbonat bulabildik. Sodyum hidrojen karbonat kullanmamız mantıklı değildi çünkü birincisi güçlü bir baz gerekiyordu, ikincisi de içeriğindeki diğer maddeler nedeniyle sonuç öngörülemez olabilirdi. Bu nedenlerle, biraz daha araştırma ve uzun yürüyüşler sonucu (teşekkürler Deniz 🙏🏻) zirai ürünler satan bir dükkânda kristal şeklinde olan halini bulmuş olduk.
Sodyum karbonatı elde etmenin diğer bir yöntemi ise elinizde bulunan ve herhangi bir marketten de alabileceğiniz normal karbonatı 1 saat civarında boyutu küçülene kadar fırınlamakmış ama try at your own risk!
C vitamininin çok bir olayı yoktu, toz halinde olan herhangi bir c vitamini kullanılabilir.
Şimdi adım adım filmimizi yıkama vakti! Aşağıdaki fotoğraf kolajları üzerinden size teker teker neler yaptığımızı açıklayacağım.
1. Adım: Sodyum Karbonatı Dövmek (!!!)
Bu adım eğer sodyum karbonatınız toz halindeyse tamamen atlanabilir. Bizimki kristal halde olduğundan kaşıkla ölçmek için bir miktar ezmek durumunda kaldık, havanımız olmadığı için de kül tablası üzerine poşet geçirip çay bardağı ile ezdik (nolmuşkine).
2. Adım: Karışımları Hazırlamak
Bu adımda 480 ml suyu üç ayrı ölçülü kabımıza her birinde 160 ml sıcak su (kolay ve tam çözünmeleri için)olacak şekilde bölüp her birine kahve, soda ve C vitamini koyup iyice karıştırarak çözündürüyoruz. Filmimizi içerisine önceden koyduğumuz film yıkama tankımızı da hazır ederek kenarda bekletiyoruz.
3. Adım: Karışımları Hazırlamaya Devam
Bu adımlarda ise kahve - c vitamini – sodyum karbonat karışımlarımızı 20 C°’ye gelene kadar soğutuyoruz. Ardından hepsini tek bir kapta güzelce karıştırıp köpüklerinin inmesini bekliyoruz.
4-5. Adım: Ön Yıkama ve Geliştirme
Ön yıkama tamamıyla opsiyonel olsa da ben yine de 1 dakika boyunca filmi ön yıkamaya tabii tuttum. Ardından karışımımızı tanka döküp 13 dakikalık geliştirme sürecine başlıyoruz.
İlk 1 dakika sürekli karıştırdıktan sonra her dakika başında 5 saniye karıştırmaya devam ediyoruz.
6. Adım: Stop (durulama)
Tankımızda bulunan geliştirici karışımı döküyoruz ve sadece su ile 30 saniye duruluyoruz.
7. Adım: Fixer (Sabitleyici) ve Son Yıkama
Filmi 1+4 oranında sulandırdığımız fixer içinde 4–5 dakika her 30 saniyede bir hafifçe karıştırarak bekleteceğiz. Benim kullandığım fixer çoktan birkaç sefer daha kullanıldığı için ben süreyi 6-7 dakikaya çıkarttım.
Fixer sonrası filmi en az 2-3 kere temiz suyla yıkamak gerekir. İlk iki yıkama akan ya da durgun su ile 1-2 dakika boyunca, son yıkama ise birkaç damla el sabunu veya bulaşık deterjanı ile yapılır. Bu adım filmi düzgün kurutmak için yüzey gerilimini azaltmak ve lekelenmeyi engellemek amacıyla yapılıyor ve yine opsiyonel. Ben mutfakta bulduğum deterjanı bir damla ekleyerek kullandım.
8. Adım: Sıyırıcı ve Kurutma
Son adımımızda da sıyırıcı ile film şeridini üzerinde su taneleri kalmaması için sıyırıp kurutuyoruz ve voilà!
Aşağıda, elde ettiğimiz sonuçların düzenlenmemiş hallerini paylaşıyorum:
Sakin Bir Yaşamın Kadrajı: Perfect Days Üzerine
Yazar: Eylül Tuana Parmaksız
‘Komorebi’ güneş ışığının ağaçlar arasından süzülmesini ifade eden Japonca bir sözcüktür. Perfect Days filminin yönetmeni Wim Wenders, bu kelimeyi aklımızda daha anlamlı bir yer edinecek şekilde filmin son sahnesine bırakır: "Bu an sadece bir kez, o anda var olur."
Bu felsefeden yola çıkarak film hakkında birçok çıkarım yapmak mümkün. Ancak filmin ilk izlenimi hakkında konuşacak olursak, bu gördüğümüz yaşam kesiti; Tokyo’da yaşayan ve günlerinin bir kısmını halka açık tuvaletlerinin temizliğini yaparak geçiren Hirayama’nın hayatından birkaç gün oluyor. Hirayama yalnız yaşıyor ve her gününü kendi minimal alışkanlıklarıyla sürdürüyor. Her sabah kalktığında bitkilerini sulamayı aksatmıyor, işe gitmeden evinin yanındaki otomattan kahvesini alıyor, her gün farklı bir kaset seçip yola koyuluyor. Bu kasetler, Hirayama'nın analog yaşam tarzı hakkında ipuçları verirken, her yeni güne seçtiği farklı müzikler sadece arka plan müziği olmakla kalmıyor; sessiz karakterimizin hislerini bize daha görünür kılıyor. Bizler de artık izleyici olmaktan çıkıp Hirayama’nın yanı başında, onun mükemmel günlerine eşlik ediyoruz.
Büyük olaylar içinde savrulmadan, dramatik anların etkisi altında kalmadan sürdürdüğü bu sade hayat, Hirayama'nın yoğun hislerini ve zengin içsel dünyasını içinde barındırıyor.
Önceden de değindiğimiz gibi, Hirayama oldukça sessiz bir karakter ve biz onu film boyunca yaptıklarından yola çıkarak anlamaya çalışıyoruz. Rutinlerini aksatmamasından, işinde gösterdiği titizliğinden, çevresindeki insanlarla etkileşiminden, hatta o etkileşimlerde tepkilerini sadece yüz ifadelerine yansıttığı hislerle aktarışından…Böyle küçük görünen ama aslında bir insanın yaşamında yeri büyük olan detaylar, bizi onu tanıma yolculuğuna çıkarıyor.
Bir sahnede, Hirayama öğle arası verip bir parkta oturuyor, başını yukarı kaldırarak ağaçlara dalıyor. Ne düşündüğünü bilmesek bile, o an yüzünde beliren hafif tebessüm hislerinin yoğunluğunu bize gösteriyor.
Cebine yerleştirdiği analog kamerasını bu zamanlarda çıkarıyor, ardından ağaçları ve ağaçların arasından süzülen ışığı fotoğraflıyor. Bu da hissettiklerinin bir dışa vurumu haline geliyor.
Hirayama bu hobisini de düzenli olarak sürdürüyor. Fotoğrafçıdan eski filmlerinin baskısını alıyor, devamında yenisini kamerasına takarak çekimlerine devam ediyor. Eve döndüğünde raflarda, aylara, yıllara göre dizilmiş onlarca kutuyla karşılaşıyoruz. Belki de kimseyle paylaşmadığı bu fotoğrafları, kendi sessizliğinin ve iç dünyasının bir arşividir.
Wim Wenders'ın eşi Donata Wenders tarafından çekilen ve her günün sonunda tekrarlanan rüya sahneleri, adeta analog dünyanın simgesel bir uzantısıdır. Siyah beyaz bu rüyalar, onun bilinçaltı ve görsel yaşamıyla güçlü bir sentez sunar. Böylece, bu uğraşın onun ruhuna ne kadar iyi geldiğini açıkça hissederiz.
Onun yaşamı, dijitalleşen dünyanın merkezinde, özellikle de Tokyo gibi bir şehirde, belirgin bir tezatlığa neden oluyor. İçerik üretiminin ve bireysel hayatların dijital platformlarda böylesine göz önünde olduğu bir dönemde, Hirayama başka bir dünyaya aitmiş gibi yaşıyor; teknolojiye ihtiyaç duymuyor.
Belki de geçmişte yaşadıklarından kaynaklı dış dünyadan uzak bir yaşamı seçmiş, ama benim en çok dikkatimi çeken, bu an içinde kendine yetebiliyor oluşu.
Fotoğraflarını kutularken bazılarını yırtıyor, ayırıyor, saklamıyor. Bu sahne kusursuzluk arayışındansa, içsel uyumuna önem verdiğini hissettiriyor.
Belki de modern yaşamın sorunlarından birisi budur: Fotoğraf çekerken hissettiklerimizden çok, diğer insanların bizim hakkımızda düşünebileceklerine önem veriyoruz. Oysa asıl değerli olan, kendi penceremizden “o an, var olan tek an”ı yakalamaktır. Bizim anılarımızı.
Bakış açımızı ve içsel dünyamızı insanlara sunmanın yolu sanattan geçiyor. Bu yüzden bir kareyi yakaladıktan sonra onu insanlarla paylaşma isteği doğallıkla gelişiyor. Paylaştığımız her duygu, sadece içsel bir ifade değil, aynı zamanda kolektif deneyimi barındırıyor. Ancak bu dengeyi kaybettiğimizde kendimizden uzaklaşmış, sadece başkalarının beğenisini karşılamaya çabalar bir durumda kalabiliyoruz.
Analog kamera ile çekim yapmanın iyileştirici gücü tam da burada aslında. Çektiğimiz fotoğraf, gelip geçici bir görüntüden ibaret olmadan emek verilmiş, sabırla beklenmiş bir sonuca dönüşüyor. Aradan zaman geçtikten sonra o kareye baktığımızda sadece o anı değil, o andaki halimizi de hatırlıyoruz. Tüm geçici kaygıların ötesinde, içinizde saklı kalan hislerle karşılaşıyoruz.
Bu bahsettiğim konuyla ilişkili olarak, Wim Wenders'ın Hirayama hakkında Cannes Film Festivali’nde yaptığı konuşmadan bir kesiti sizle de paylaşmak istiyorum:
“ Bu beceri çok basit: Onun için tüm insanlar eşittir. Onun için kimse ‘önemsiz’ değildir. Kendi düşüncesine göre, kendisi de ‘önemsiz’ biri değildir. Bu yüzden etrafında ‘önemsiz’ sayılan insanları güçlü bir farkındalıkla tanır.”
Hirayama belki de hepimizin özdeşim kurabileceği bir karakter değil, ama onun da yaptığı gibi yakaladığımız anların bizi yansıtan yönlerinin farkında olmak, kendi yaşamımızdaki küçük anların değerini daha çok ortaya koyabilir.
Kaynakça:
https://variety.com/2023/film/global/wim-wenders-perfect-days-cannes-koji-yakusho-1235627 795/
https://100asa.com/blog/how-can-coffee-help-your-photography-the-story-of
https://www.lomography.com/magazine/225511-evde-film-banyosu-alternatif-1-caffenol-c































